Ana SayfaManşetReel politik düzlemin izdüşümleri – Nejat Uğraş

Reel politik düzlemin izdüşümleri – Nejat Uğraş


Nejat Uğraş *


Kürt siyaset yapıcıları bölge üzerinde olmasa da Türkiye sahasındaki ekonomik, siyasal ve toplumsal koşulların güncel analizini eksik okudular. Öz yönetim direnişleri sonrasında “Biz devletin bu kadar şiddetli yöneleceğini beklemiyorduk” diyerek bir nevi bu eksik okuma teyit ediliyordu.

Aslında bolca özeleştiri söylemlerine rağmen Kürt siyasal yapısına sinmiş reel sosyalizm mantalitesi ve tarzı gün geçtikçe kurucu-devrimci perspektifi yeni bir rotanın eyleyebileceği imkânlardan yoksun kılıyor.

Doğu yakası

Guy Sorman eski Sovyet komünist liderlerine şöyle bir soru yöneltiyor: “Gorbaçov-Yeltsin ve ekibini etkisiz kılacak gücünüz yok muydu?” Cevaben “yarım saat içinde hepsini indirdik” diyordu.

Sorman, “o zaman neden müdahale etmediniz?” diye soruşturmasını sürdürünce de “Efendim Parti’den emir gelmedi ki” cevabını alıyordu.

Bu diyaloğu bana hatırlatan şey Kürt siyasetindeki reel Sosyalist damarın gücüdür. “Her şey doğrudur, sorun uygulayanların anlayışsızlıkları ve beceriksizlikleridir” cümlesi Kürt sokağında neredeyse amentü halini almıştır.

Bu cümlenin çok uzun bir hikayesi var aslında. Şimdilik sadece Sovyetler Birliği’nin en temel sloganı olduğunu belirtmekle yetineyim.

İkinci Dünya Savaşı’nda yapılan bütün hatalardan sonra bu cümle duyulur. Üretim, teknoloji ve siyasal her alanındaki başarısızlık bu cümle ile açıklanır. Devamını hepimiz yaşayarak gördük; koca Sovyetler kumdan bir kale gibi dağılırken, yapının ne kadar yozlaştığına dair yaşanan şaşkınlıklar halen akıllardadır.

Kürt siyaseti kendindeki Sovyet mantalite ve pratiği ile yüzleşmeden mevcut sorunları aşma konusunda patinaj yapmaya devam edecektir. Kuantum teorisine  dair popüler bilim kitaplarındaki birkaç paragrafı tekrar edip, 1-2 Fransız felsefeci ismini  anmakla paradigma değişimi olmaz.

Mevcut yapı ve statü konumları her şeyi ile devam ederken “zihniyet değiştirdik” cümlesi boşluğu döven bıkkınlık verici bir tekrara dönüşüyor. Böylesi dönemlerde politik sahada mücadele eden etkin ve belirleyici aktivistler “kolektif kurucu bir siyaset dilinin merkeze oturmasından” ve bunun bir iletişim formuna dönüşmesinden ziyade salt merkezîleşmeyi bir iktidar formu olarak ele alıp sorunları ve çözümleri bu zaviyeden tarif etmeyi yeğliyorlar.

Son 15 yılın Kürt siyaseti açısından biraz paradoksal bir özeti şu şekilde yapılabilir: Öcalan’ın inatçı ve ısrarlı yenilenme ve değişim yaratma çabası sürerken, dışarıda iktidar olanlar her perspektifi kırılıma uğratarak kendi Sosyalist mantıklarına hapsetmek ile birçok şeyi değiştirmeden her şeyin değiştiğinden söz ediyorlar. Ve başkenttekiler de her seferinde Ankara’nın tozlu havasına alışıp benzeşik bir yeni egemenlik sistemi inşa ediyorlar. Şairin de dediği gibi “ değiştiremedikleri şeyin biçimini alıyorlar.”

Batı yakası

Siyasetin batı yakasında Ağustos ayı sıcak gelişmelere sahne oldu. Milli Güvenlik Kurulu toplantısı, Yüksek Askeri Şura’nın toplanması, teamüllerden farklı olarak Erdoğan-Bahçeli görüşmesi, Bahçeli’nin İYİ Partililere “evinize, ocağınıza geri dönün çağrısı” ve İYİ Partililerden verilen alaycı yanıt, yine bir zevatın Kasım ayında “erken seçim vurgusu” Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel blokunun zevahirine dair göze çarpan gelişmeler olarak kayda geçti.

İstanbul seçimleri sonrası Ankara kulislerinde ortaya atılan Babacan ve Davutoğlu’nun yeni parti kurma çalışmaları da reel politik gündemin önemli konu başlığıydı. Yeni kurulacak partinin –ki kurulursa- pek hayat şansının olmadığı iddiasından yanayım. Çünkü toplumun ve çeşitli siyasi çevrelerin “Hepiniz oradaydınız be” diye karşılayacakları psikolojik bir eşiğin etkili olacağını düşünüyorum.

Ekonomik, siyasi ve dış ilişkiler alanında böylesine aşağı gidişin olduğu bir dönemde etkili bir siyasal hareket ancak kötü gidişattan çıkışa dönüştürülmesi ile mümkün olur. Mevcut kişi ve yapıların elinde bir çıkış reçetesi yok. O yüzden birkaç vekil sağa sola kayar ve biraz medya gürültüsü çıkar, sonrasında “eski tas eski hamam” havası sürer. Bu bağlamda daha önceki yazılarımda değindiğim bir hususu burada biraz çekiştirmek istiyorum.

Erdoğan’ın konumu

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti’ndeki konumu! Türkiye siyasetindeki her kanat bu konumu abartılı şekilde yanılgılı ele alıyor.

Bir yandan Erdoğan her sorunun çözümü olarak görülürken, diğer yandan ise her sorunun kaynağı olarak görülüyor. Bu durumda “o giderse her şey çözülür” diyenler, “varsa bir çözüm ancak onunla olur” fikriyatı duygusal bir bölünme ile iyice kalıcılaşıyor.

Erdoğan’ın konumu bunlardan hiçbirisine denk düşmediği gibi, ikisinin ara tonlarına da denk düşmüyor.

Uzun yıllar “paralel devlet” Erdoğan’ı kendisi için ekran figürü halinde ele aldı. Dolayısıyla Diyarbakır’da söylenenler Ankara’da kaybolup başka cümlelere rahatlıkla tevil olabiliyordu.

Kanlı darbenin yansımaları

Bilinen kanlı darbe girişimi başarısızlığa uğramış olsa da Erdoğan ve çevresi çok büyük bir güç kaybına uğradı. Darbe girişimi başarıya ulaşsaydı ilk icraatları “Kürtleri öldürüp intihar süsü” vermek olacaktı.

Bugünü iyi anlamak o darbe girişiminin nasıl başarısızlığa uğradığı sorusunun cevabında yatar. Bu cevabın işaretini CHP’nin “asıl darbe 20 Temmuz’da yapıldı” açıklaması ele veriyor. Evet, 15-16 Temmuz 2016’da MHP ve CHP’ye yakın güçler (askeri-sivil) Fethullahçı ekibi boşa getirip ekarte ettikten sonra CHP’liler ortak bir yapılanma bekliyorlardı. Ancak 20 Temmuz’da AKP- MHP anlaşması sağlandı. Fethullahçılardan boşalan kadrolara kahir ekseriyetle MHP’liler yerleştirildi. Artık Türkiye’nin en güçlü konumunu Bahçeli dolduruyordu. Cumhurbaşkanı yine sahnenin önündeydi ama politikalar başka yerlerde belirleniyordu.

Nitekim Avrasyacı ekip adım adım Rusya ilişkilerini örmeye başladı. 90’larda “her şeyi Ordu belirliyor” denirdi. Bugün Ordu ve polis var ama belirleyici değiller. MHP’nin sosyal-siyasal tabanı ve kurumlaşmış yapısı daha çok etkili bir pozisyonda duruyor.

Buradan varılmak istenen nokta şu: ne çözüm için ne umut için Erdoğan’ın yapabileceği bir şey yok! Elbette bunun alternatifi “O zaman CHP ile…” diye başlamaz. Avrasyacılar bir süre daha Rusya ile ilişkiler konusunda yol almaya devam edecekler, ancak herkes bunun bir çıkış yolu olmadığını biliyor. Zaten Batı ile ilişkiler de bunun sürmesine yol vermez.

İran’da olup bitecekler sonrası kağıtlar yeniden karılacak. Onun da epey zaman alacağı belli. Suriye’de Fırat’ın doğusuna ciddi bir operasyondan çok arada bazı şiddetli atraksiyonlar yapılır ama kapsamlı bir yönelim için siyasal ve ekonomik şartlar uygun olmadığı gibi ABD-Rusya anlaşması da buna geçit vermez.

Yeri gelmişken Kürt sokağında çokça dillendirilen “ABD izin vermez” cümlesini çok apolitik buluyorum. Esasen Türkiye’nin iç siyasi dengeleri ve bölge gerçekleri durumu oldukça zorlaştırıyor. Sanırım Irak (Güney) sahasında gidebildikleri kadar derine inecekler. Bağlam itibariyle Türkiye esasen Özal sonrası siyasi tablonun yenileşmiş bir düzlem üzerinde bozuma uğrayarak ilerleyecek.

AKP kan kaybetmeye devam edecek. Ancak mevcut “ittifak” ekseninde güç olmayı da sürdürecektir. Önümüzdeki dönem bu sıkıcılık ve tekrar döngüsünde kalacak gibi görünüyor.

“Üçüncü yol” ifade olarak makul görünüyor ama pratikte bir varlık göstermesi bu hat üzerinde saf tutacak güçlerin kararlı ve inatçı çabasıyla yakından ilintilidir. Bu noktada siyasi bir kehanette bulunmak gerçeğin dışına kaçmak olmayacaktır sanırım.

Trump’ın son yıllarında yapıp edecekleri konusunda uçuk tahminimi dile getireyim: ABD yönetimi yakın dönemde olabilecek en çılgın hamleye açıktır. Nükleer kapasitesini ve rakipsiz askeri güçlerini buldukları ilk fırsatta bir sahaya yansıtmak isteyeceklerdir. Türkiye ve Hindistan arasındaki bir bölgede deneyebilirler. İran en yakın seçenek olarak görünüyor ama Asya-Pasifik’te de bir bölge hedef alınabilir. Bu aslında Kennedy döneminden beri sürekli masaya sürülen bir seçenek ama Sovyetler dönemindeki “denge” durumu buna izin vermiyordu.

Nitekim hep sıcak bir savaş tehdidi bütün dünyayı soğuk bir savaşın tasallutu altında tuttu. En son İran’a karşı bombalama emrinin son anda geri alındığı haberleri yansıdı. Tahminen o saldırıyı Ruslar engellediler. İran’ı bazı şeylere ikna edeceklerini ileri sürmüş olabilirler. Gerçek şu ki,  İran gündemi olduğu sürece Rojava’daki durumda büyük bir değişiklik olmayacaktır.

Rasyonel akıl ve kriz

Türkiye’nin “rasyonel aklı” Cumhuriyet sonrası en önemli kriz durumunu yaşıyor. Enver Paşa ve ekibinin dönemine benzer bir iklim yaşanıyor ama aklın merkezinde Cumhurbaşkanı bulunmuyor. O bakımdan “Tayyip gitsin de” yaklaşımının bir değeri yok. Umutsuz bir umuttan söz edebiliriz.

Enver Paşa ve ekibi provokasyonlarla Almanya yanında savaşa yöneldiler ve Osmanlı’nın sonunu getirdiler. Mevcut irrasyonel akıl Rusya ile ilişkileri derinleştirme yolunda iştahlı görünüyor. Bunun sonuçları herkes için kötü olacak. Bu gidişat müdahale-darbe gibi bazı maceracılıkları bile gündeme getirebilir. Bu durumda Kürtlerin durumunun parlak olacağı sanılmasın.

Güneydekiler ellerinde kalanı bozuk para gibi harcıyorlar. Şu anda Türkiye’nin irrasyonel aklıyla iş tutuyorlar. Suriye’de Amerika ile angajman gün geçtikçe artıyor. Orada ABD’nin yeni Ortadoğu üssü oluşturma planı biliniyor. Bununla nereye kadar gidileceğini kestirmek zor ama “Amerika bize mecbur” fikri mantığın bittiği yere işaret ediyor. Bundan daha vasat bir fikir de “Amerika olmazsa Rusya ile ilişki geliştirir” tarzındaki ifadede dışa vuruluyor.

Üçüncü Yol ve mektup

İşte yukarıda çizmeye çalıştığım resme bakınca “üçüncü yol” konusu daha yaratıcılık kazanıyor. Zaten son İmralı görüşmelerinde “Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate alın” dendiğini biliyoruz. Tahminimce arazidekiler bunun anlamlı pratik bir karşılığı olmadığını düşünüyor. Oysa bu ifade bir ısrarı ve stratejik derinliği işaret ediyor. Ortadoğu’daki konumlamalarda Türkiye ile ortak bir geleceği inşa edecek yolların zorlanmasını ifade ediyor. O tarih vurguları bunun içindir. HDP’ye “tarafsızlık” denilirken işaret edilen şey de buna bağlıdır. Demokratik bir Türkiye ve özerk Kürdistan için oluşturulacak yol haritasının var olan tüm güçler ile bir araya gelerek ve bunun koşulları üzerine düşünmekten söz ediliyor. “AKP ile olmadı CHP ile bir süreç zorlayalım” mantığının arızasına işaret ediyor.

Bütün bunların ışığında ortaya çıkan seçim sonuçları da irrasyonel  okumalara yol açıyor. Neredeyse sakız haline getiren getirilen “Kürtlerin oyunu almadan kimse kazanamaz” cümlesinin devamını kimse getirmiyor. O da şöyle bir cümle: “Kürtlerin kendi başına Türkiye siyasetinde yapabileceği bir hamle de yok!”

Hülasa;

HDP acil bir Demokratik Türkiye siyaseti taslağı önerisini birinci gündem maddesi olarak tartışmaya açarak çoklu pas trafiği ve tam saha presle müzakereci kimliğini öne çıkarmalıdır. Mecliste onun bunun haddini bildirme dilinden vazgeçilmelidir.

Kürt siyaset yapıcıları Türkiye ile ilişkileri Amerika dolayımından çıkartarak, “küresel iktidarın yeni yapılarına karşı koymak için yeni direniş ve isyan araçları geliştirmek zorunda olduğu” stratejik bir tartışmaya cevaz verecek yeni bir rotanın belirlenmesinde mesai harcanmalıdır.

Michael Hardt’ın belirttiği üzere “sol düşünce ve hareketinin eleştirellikte güçlü ancak kuruculuktaki sınırlı yanlarını, geleneksel devrimci örgüt ve liderlik yapısını” iktidar mekanizmalarını tahrip eden uzun sürekli toplumsal ilişkilerin inşasında yeniden gözden geçirmelidir. Türkiye iç siyasetindeki çelişkilere öyle fazla anlam yüklenmemelidir.

Demokratik siyasete geçiş ve Öcalan’ın perspektiflerini eğip bükmeden, aşırı yorum yapıp cümleleri 30 yıl önceki sözlerle bağlantırılmadan orta vadeli bir plan oluşturulması faşizmin panzehiri olarak toplumsal muhalefete yeni ufuklar açacaktır.


*Yurttaş
Previous post
Didem Danış: Kutuplaşan toplumun tutkalı ‘Suriyeli düşmanlığı’
Next post
Rize'de şiddetli yağış devam ediyor: Heyelan nedeniyle yol trafiğe kapatıldı