Ana SayfaYazarlarHasan KılıçCam Çağı: Bir kusursuzluk mekânı olarak sosyal medya, savaş ve politika

Cam Çağı: Bir kusursuzluk mekânı olarak sosyal medya, savaş ve politika


Hasan Kılıç


“…bugün çokluk için trajedi artık…
bir kenara terk edilmiş
‘fuzuli insanlık’
içinde sürgün nesnesi olmaktır.”
Achille Mbembe

Carl Schmitt “taş çağı, tunç çağı” gibi analojileri sürdürerek dönemini “plastik çağ” olarak tanımlar.[1] Schmitt, egemeni merkeze alarak, nomosun/kuralların/hukukun esneyebilen, istisnasının yaratılabildiği; akışkan ve hızlıca şekil değiştirebilir çağ olarak plastik çağ kavramını icat eder. Biz de bu analojiyi devam ettirirsek, sosyal medyanın gündelik iletişim ve gösterim ayinleri şeklinde zamanı kapladığı, savaşların artık bir bilgisayar oyunu gibi konsol ve ekran karşısında yapıldığı –ki bu trajik şekilde muktedirler tarafından “sıfır kayıplı”, “risksiz” savaşlar olarak ifade edilir- kanaatlerin ve duyguların somut temaslarla değil, ekran dolayımıyla gerçekleştiği bir çağda yaşadığımız gerçeği hem düşünceyi hem de politik mücadelenin ne’liğini, niteliğini tekrar sorgulatıyor.

İşte böylesi bir çağa sosyal medyayı, savaş teknolojilerini ve bağlantılı olmak üzere siyasal-sosyal-bireysel değişimleri kapsayacak şekilde “Cam Çağı” diyebiliriz. Bu yazı Cam Çağı’nı, toplumu kuran, dönüştüren ve tarihsel/toplumsal olarak yaygın şekilde etkileyen iki ana başlıkta –savaş ve sosyal medya- politika ile ilişkilendirerek anlatmaya çalışacaktır.

Cam Çağı ve savaş

Walter Benjamin Şiddetin Eleştirisi Üzerine makalesinde şiddetin iki işlevinden bahseder.[2] Benjamin’e göre şiddetin birinci işlevi hukuku kurması, ikinci işlevi ise hukuku korumasıdır. Şiddetin spesifik ve yoğunlaşmış hali olarak savaşın da hem hukuk kurucu hem de hukuk koruyucu işlevlerinden bahsetmek mümkündür. Savaşlar, hukuk kurarken toplumsal olana dair de söz söylemekte ve böylece toplumsal yapının oluşumu, etik-politik değerleri tespit etmektedir.

Dolayısıyla tarihten bu yana savaşlar ve savaşta kullanılan araçlar toplumların örgütlenmesini, düşünüş tarzlarını, yaşam biçimlerini etkilemiştir. Roma döneminden Orta Çağ’a geçilirken üzenginin bulunması beraberinde şövalyelik kurumunu getirmiş ve şövalyelerin maliyetleri köylülerden alınan vergilerle sağlanmak suretiyle toplumsal üretim ve artı-ürüne el koyma üzerinden yaşam bir bütün olarak etkilenmiştir.[3]

Savaş araçlarındaki dönüşüm ve savaşın niteliği ile toplumsal yaşamın dönüşümü arasındaki paralellik tarih boyunca süregelmiştir.

Cam Çağı’nın başta savaşları/çatışmaları hem kullanılan araçlar hem de yüklenen anlamlar açısından güçlü şekilde değiştirdiği, bu değişimin toplumsal davranışlar ve düşünceler üzerindeki dönüşümleri de beraberinde getirdiği bir gerçektir. Bu gerçekliğin son dönemde en yalın halini Dron’un savaşta/çatışmalarda kullanımın yarattığı etkiler bakımından inceleyebiliriz.[4] 27 Ekim 2019 tarihinde yayınlanan bir haberden uzunca alıntı yaparak örneklendirmek gerekirse:

“Chamayou, dronun yönlendiricisinin savaş alanında olmadığını, yurttaşların kendi rızasıyla devleti koruma pratiği olan “feda ve kahramanlık” kültürünün, dron teknolojileriyle tanım değiştirdiğini ve değiştirmeye devam edeceğini söylüyor. Burada “kazanılmayan savaşları sürdüren dokunulmaz bir iktidarın paradoksu şudur; Sürekli savaşlara yol almak” cümlesini kullanan Chamayou, bireyin devlete tabi olmasının neticesi olan “feda kültürü” potansiyelini ve modern egemenlik kapsamlarını değiştireceğini, dronların elde ettiği verilerle insanları kendi şemalarına göre kategorize edeceğini aktarıyor. Temelde “güvenilir” ya da “tehdit” olarak kategorize edilen “insan” ve “yaşam”, artık sterilize edilecek bir nesneye(parazit) dönüşmüş oluyor. Kategorileştirilmiş yaşam, artık sarfiyat malzemeleri yığını olarak belirleniyor ve savaşçıya addedilen erdemlerin, askerlik destanlarının artık aranmayacağı, robotların “yapay zekâlarına” karşı yüklem olacağı “post-heroik” bir durumun söz konusu olduğunu gösteriyor.”[5]

Risksiz adlandırılan dron savaşlarının uzaktan kumanda edilebilmesi, hedef gözetebilmesi, savaş uçaklarına göre kullanılabilir olması gibi birçok neden camdan yürütülen savaşları ve bu savaşların kullanımının yaratacağı etkileri belirleyebilmektedir.

Dron’un öteki yüzünde ise insana dair korkunç bir anlatı vardır. M. Ertan Kardeş’ten uzunca bir alıntı yaparsak bu korkunç yüzün insanı sosyal, duygusal ve düşünce sahibi bir varlık olmaktan çıkararak bir tür nesneye dönüştürdüğünü görürüz:

“Dronun amacı bellidir. Dron için her şey şeffaf ve her yer ulaşılabilirdir. Dron böylelikle gözetleyecek ve gerektiğinde imha edebilecektir. İmha edilen düşman değil, Benjamin’in deyimiyle ‘sarfiyat malzemesine’ dönüşmüş insandır. Düşman, burada artık daha çok parazit ya da mikroptur.”[6]

Bir kusursuzluk mekânı olarak sosyal medya

Cam Çağı’nın öte yakasında ise kusursuzluk mekânı olarak sosyal medya vardır. Cam Çağı, çeşitli dijital platformlar yaratır. Hüseyin Köse’nin belirttiği gibi bu sosyal medya platformları insana gitmeden varma, kalkış yapmadan ulaşma ve kat edilen onca mesafeye karşı “sıfır kilometre” olma şansı vermektedir.[7]

Bu platformların temel özelliği kusursuz mekânları var etme çabasıdır. Sosyal medyanın her bir mecrası bu kusursuzluk mekânını yaratılması sürecine yataklık yapar. Bu platformlarda paylaşılan fotoğrafların kusursuzluğu, “like alma” isteğinin paralelinde keskinleştirilir. Kadraj, ortam ve görüntü çerçeveler içerisine yerleştirilir. Byung Chul Han’ın belirttiği gibi “like dijital amin” ve “Facebook dijitalin kilisesi, sinagogudur.” Bu seküleştirilmiş teolojinin öznesi bir “aşırı özne”dir. Belki de Chul Han’ın belirttiği gibi “kendini özgür sanan performans öznesi”dir.[8] Kişi kendini beğeniye sunan bir nesne, like aldıkça kendisine yönelen bir özne gibi ikili bir halet-i ruhiye ile var olmaktadır.

Sıfır kayıplı savaşın dijital teknolojisi, sosyal medyaya ulaştığında düşük maliyetli bir alan olarak belirir. Düşük maliyet, camların çoğalması, camlardaki nesne-özne ikileminin çoğalarak toplumsal tabana yayılmasına neden olur.

Tabana yayılma, yaşadığımız zamanı “biri bizi gözetliyor”dan “birbirimizi bütünüyle gözetliyoruz” zamanına geçişin eşiğini oluşturur. Kanaat sosyolojisinin yeni prensi olarak sosyal medya hem birilerini açık veya gizli şekilde gözetlemeyi hem de bütünüyle gözetlenmeyi getirir. Dünya “Biri Bizi Gözetliyor” evinden “Birbirimizi Bütünüyle Gözetliyoruz” evine transfigüre olmuştur. Bu gözetlenme o dereceye varmıştır ki, yüz binlerce kamera ile gözetlenir hale geldi insanlar. 2 Aralık 2019 tarihinde yayınlanan bir haber gözetlemenin ne aşamaya geldiğini göstermesi bakımından dikkat çekici:

“’Dünyada kişi başına en fazla güvenlik kamerası Çin’in Çongçing şehrinde, İstanbul’da 107 bin kamera var. 25’inci sıradaki İstanbul’da her 1000 kişiye 7,15 kameranın düştüğü belirtiliyor İngiltere merkezli teknoloji şirketi Comparitech’in analizine göre, dünyada kişi başına en fazla güvenlik kamerasının düştüğü kent, Çin’in güneybatısındaki yaklaşık 15 milyon nüfuslu Çongçing şehri. Çongçing’de yaklaşık 2 milyon 580 bin güvenlik kamerası bulunuyor. Kentte altı kişiye bir kamera düşüyor. Yüz tanıma özelliklerine sahip kameralar pek çok ülkede hızla artmakta iken, bu alanın önde gelen ülkesi olan Çin’de “insanların yüzü gerçek zamanlı olarak taranıyor ve yüzünden sanal haritası çıkarılıyor. Bu görüntüler, polisin şüphelilerle ilgili veri tabanıyla karşılaştırılıyor. Yüzde 60 oranından daha yüksek bir eşleme sağlanması durumunda sistem polis birimlerine uyarı gönderiyor.”[9]

Gözetleme kameralarının sayısının 2020 yılında 626 milyona ulaşması hedefleniyor. Kuşkusuz ki 16’ncı yüzyılda Ütopya’yı yazan Thomas Moore’u anarak 21’inci yüzyılda her kentte gözetleme kameraları sebebiyle distopyanın hayat bulduğu mesajını göndermek abes kaçmasa gerek.

Çok sayıda araçla ve analiz yöntemiyle gözetlenme potansiyelini arttırmasına rağmen sosyal medya, en çok konuşan ve en çok konuşulan mecralarının önde geleni olmaya devam ediyor. Bu mecra, kimilerine göre dünyadaki sınırları/duvarları kaldırarak halklar ve topluluklar arası teması arttırmak suretiyle iktidarlara karşı isyanların örgütlendiği bir alan; kimilerine göre ise iktidarların insanları “big data” içerisinde denetlediği, yönlendirdiği ve gündelik gözetim altında tuttuğu post-panoptik[10] bir alandır.

Byung Chul Han’ın George Orwell’in 1984 romanına atıfla kullandığı “big data” büyük veri anlamına gelir. Bir veri yığını olarak big data, insan davranışlarının öngörülmesini mümkün kılar. Bu mümkünat geleceğin yönlendirebilmesi potansiyelini yaratır.

Sosyal medya mecrasının sirayet ettiği yaşamsal alanların hem yaygınlaşması hem de yoğunlaşması ile data kaydı ve analizi başta olmak üzere teknolojideki gelişmelerin etkisi ile veri yığınlarının büyüyeceğini tahmin etmek zor değil. Nitekim yapılan araştırmalar her geçen gün bu yığının devasa boyutlara ulaştığına işaret etmektedir.

“Küresel dijital büyüme, dünyada her hafta milyonlarca yeni insanın internetle tanışmasıyla hızından bir şey kaybetmiyor. Bugün dünya nüfusunun yüzde 45’i artık sosyal medya kullanıcısı. Bu 3,5 milyar insana tekabül ediyor” Hootsuite ve We Are Social’ın raporu şu ifadelerle devam ediyor:

“Dünyada toplam nüfus 84 milyon artarken, internet kullanıcıları sayısı 367 milyon arttı. Aktif sosyal medyada kullanıcı sayısının 288 milyon ve mobil sosyal medya kullanıcı sayısının 297 milyon arttığı görülüyor.”[11]

Dünya genelinde bu yaygın kullanımın etkin bir parçası olan Türkiye’deki durumu internet haber sitelerinden biri şöyle duruyordu: “Sosyal medya kullanımında Türkiye dünyada birinci sırada.” Deloitte Türkiye Teknoloji, Medya ve Telekomünikasyon Endüstrisi Lideri Metin Aslantaş’ın açıklamalarına yer verilen haber şu bilgileri içeriyor: “Cep telefonunda bulunan haberleşme uygulamaları incelendiğinde; Facebook, WhatsApp, Facebook Messenger ve Instagram en sık kullanılan uygulamalar. Türkiye’deki kullanıcılar analiz edildiğinde günlük sosyal medya kullanımında 2017 yılına göre 6 puan artış göstermiş. Bu artışın da tüm yaş gruplarında olduğu gözleniyor. Twitter ve Instagram kullanımında Türkiye birinci sırada.”[12]

Gittikçe iştahla sarıldığımız cam, vitrinde yaşamayı mümkün kılar. Vitrinde yaşadıkça aminler eder, ayinler yaşar, kendimize yönelmiş huşu içinde oluruz. Bunun yanı sıra devasa bir veri yığının önemsiz parçası haline gelme ya da bu yığından çekip çıkarılıp geleceği yönlendirilen bir nesne haline gelme ihtimali taşırız.

Camın iki sureti ve politika

Teknolojik gelişmeler hızlı bir şekilde eyleyişlerimizi, düşüncelerimizi ve gündelik yaşamlarımızı dönüştürüyor. Dünyanın ceplere girdiği, e-sosyal cemaatlerin e-cemler düzenleyen dijital topluluklar yarattığı bu çağda, politika da kuşkusuz gelişmelerden payını alıyor.

Risksiz, maliyetsiz savaşlar yürüttüğünü ve gerilla savaşının sona geldiğini ilan eden Cam Çağı muktedirleri, tek taraflı düşüncenin hatasına düşmekte ve sosyal medyanın veya dron gibi yeni savaş teknolojilerinin bir “karşı silah” olarak kullanılabileceğini veya tam bir karmaşanın yaratımında etkin rol oynayabileceğini görememe hatasına düşebilmektedirler. Yani Ertan’ın belirttiği gibi risksiz savaş politikayı güç eksenine kaydırır ve bu güç zehirlenmesi ile politikanın reddi gerçekleşir.[13]

Fakat Cam Çağı tek taraflı işlemez. Camın sadece bir tarafını göstermez, çift taraflı görüntü ve hareket yansıtır. Bu sebeple, camın ötesine cam çağının araçları ile bakmak gerekir.

Gezi Direnişi’nde tanık olduğumuz gibi sadece Türkiye’de değil, bugün dünyanın dört bir yanında iktidara karşı isyanları örgütleme ve toplanma aracı olarak sosyal medya önemli bir mecradır. Beyrut’ta sosyal medyaya vergilerin getirilmesi halkı sokağa dökerken, sosyal medya ağlarını kullanarak toplanan insanlar bugün Irak’ta, Şili’de ve daha birçok yerde isyandalar. Gençlerin yoğun şekilde katıldığı bu eylemleri Cam Çağı ile ilişkilendirmek için galiba yine bu çağın araçları ile anonimleşen şu cümle birçok şey anlatıyor: “Cam gibi çocuklardık. Kırdılar, keskinleştik.”

Keskinleşen gençlerin bu eylemlerinin nasıl tanımlamamız gerektiği konusunda akademisyen Engin Sustam ise Gazete Karınca’ya verdiği röportajda[14] “Yeni dalga yeni bir isyanı haber veriyor ve diğerinden farklılaşıyor” diyor ve yaşananları “bütünleşmiş dünya kapitalizmine karşı, moleküler devrimci dalga” olarak tarif ediyor.

Camın çift taraflı hareket yasası, öncülüğünü yoksullar ve gençlerin yaptığı halk isyanlarına karşı iktidarların saldırılarını da görmemizi gerektiriyor. Bu kapsamda iktidarlar sosyal medyayı ve dron gibi yeni savaş teknolojilerini kullanarak isyanları bastırma yoluna gidiyor. Kimi zaman her türlü riski göze alarak sosyal medyayı iptal bile edebiliyor.

Bu göze alma meselesinin en bariz örneğini 2016 yılının Kasım ayında Diyarbakır’da yaşadık. HDP Eş Genel Başkanları ve milletvekillerinin yurt genelinde bir operasyon ile gözaltına alındığı 4 Kasım günü, Diyarbakır’da Selahattin Demirtaş’ın gözaltına alınmasının protesto edilmesi ihtimalini ortadan kaldırmak için şalterler indirildi ve sosyal medyaya erişim imkânı yok edildi. İktidar, sosyal medya kullanımını iptal ederek halkın bu araç yoluyla haberleşerek eylemler yapmasını engellemek istedi.

Bir başka örnek ise ABD ve İngiltere’de yaşandı. H. Clinton ile seçim yarışına giren D. Trump dijital dünyada oluşan big datayı, yani veri yığınını kullanarak seçimleri kazandığı tartışılmaktadır. Detaylı bir habere göre bu skandal şöyle gelişti:

“2014 yılında 50 milyon Facebook kullanıcı profilinin İngiltere merkezli akademisyen Aleksandre Kogan ve şirketi Global Science Research tarafından toplandı. Kogan, Cambridge Analytica’yla bu bilgileri paylaşmak için bir anlaşma yaptı. Ama Facebook’ta usulsüz veri toplandığı iddialarını ifşaa eden Christopher Wylie, bu kişisel bilgilerin çoğunun izinsiz ele geçirildiğini söylüyor. Wylie, Cambridge Analytica’nın seçim sandıklarındaki tercihleri etkileyebilecek ve öngörebilecek güçlü bir yazılım kullandığını ifade etti ve sistemi ‘tam teşekküllü propaganda makinesi’ olarak tanımladı… Cambridge Analytica’nın ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesinde ve İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkma (Brexit) kararının alınmasında etkili olduğu iddia ediliyor.”[15]

Cam Çağı bir yandan yönlendirilebilir geleceğimiz, öte yandan isyanlara yuvalık eden araçlarımızı sunar. Burada siyasal bir kıyısında potansiyel ve imkânlarımızı gerçekleştirmemiz varken, öte kıyısında bugünümüzü bastırılması, yarınımızın yönlendirilmesi potansiyeli var.

Bir analoji ve gelecek

Merkezi ulus devletlerin kurulmasında gazete, dergi gibi matbaa ürünlerinin büyük payı vardı. Ulus devletin totalleşmesinde ise radyolar önemli yol oynadı. Televizyonun yaygınlaşması neoliberal tüketim kültürünün gelişmesini tarihte hiç görülmediği kadar çoğalttı. İletişim araçları üzerinden devam edersek, kuşkusuz ki, dijitalleşme ve sosyal medya da siyasal alanı etkilemekte ve siyasal olanın sınırlarına dair söz sahibi olmaktadır.

Cam Çağı’nı kendisinden önceki çağlardan farklı kılan temel özelliği, çift taraflı etkileşimi içermesi ve bu etkileşimin hiç olmadığı kadar eş anlı/hıza tabi hareketlilikleri kapsamasıdır. Bunun yanı sıra tarafların birbirine hiç olmadığı kadar yakın ve fakat insanı “fuzuli insanlık” kategorisine indirecek kadar yaşama yabancılaşması Cam Çağı’nın bir görüntüsüdür. “Fuzuli insanlığın” her bir üyesinin nesne olarak görülmesi Cam Çağı’nın hem savaş konsollarında hem de sosyal medya tuşlarında hazırda bulunmaktadır. Yaşama yabancılaşma, nesneleştirme bu çağın alamet-i farikalarından sadece ikisidir.

Performansı her an ve mekânda kendisiyle taşıyan aşırı öznel haller, risksiz adı verilen ama riski “insan”ın unutulması olan savaşlar, hiç yorulmadan ve düşük maliyetle gitmeden varmalar, kusursuz ve hareketli görüntüler, bir ülkenin kaderini etkileyen veri yığınları, bu yığın içerisinde gerçek ile yalanı birbirinden ayırmayı imkânsızlaştıran platformlar ile bu durumdan yararlanarak ortaya çıkan post-hakikatler ve daha birçok şey bize bambaşka bir çağı, dünyayı anlatıyor. Bu anlatının bir yanı etik-politik-hukuki anlamda nomosunu kaybetmiş dünyanın varlığıdır. Bu bambaşka dünyada yerleşik kavramlar, konumlar, özneler ve nesneler yerinden ediliyor. Ekranın veya hoparlörün tek taraflı sesi yerini camın yüksek sesli gürültüsüne bırakıyor.


[1] M. Ertan Kardeş, Yönsüzleşmiş Savaşlar Politik Felsefenin Bir Sınır Meselesi Olarak Savaşa Dair, Pinhan Yayınları, 2019.
[2] Walter Benjamin, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Şiddetin Eleştiri Üzerine içinde, Haz. Ve Sunuş Aykut Çelebi, Çev. Zeynep Direk, Ece Göztepe, Metis Yayıncılık, 2014.
[3] Oral Sander, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, İmge Kitabevi, 1989.
[4] Savaş teknolojisinin gelişimi ve bu gelişimin siyasal-toplumsal etkilerine dair analiz için M. Ertan Kardeş’in şu makalesine bakılabilir.
[5] https://www.habernediyor.com/ozel-haber/savasci-dronlar-cagi-degistiriyor-h11224.html
[6] M. Ertan Kardeş, Yönsüzleşmiş Savaşlar Politik Felsefenin Bir Sınır Meselesi Olarak Savaşa Dair, Pinhan Yayınları, sf. 24, 2019.
[7] Hüseyin Köse, Sanal Gezginin Ego Sörfü, Flanör Düşünce içinde, der. Hüseyin Köse, Ayrıntı Yayınları, sf 140, 2012.
[8] Byung Chul Han, Psikopolitika Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, Çev. Haluk Barışçan, Metis Yayınları, İstanbul, sf 12-22, 2019.
[9] https://t24.com.tr/haber/dunyada-kisi-basina-en-fazla-guvenlik-kamerasi-cin-in-congcing-sehrinde-istanbul-da-107-bin-kamera-var,850531
[10] Gözetimi gündelikleştiren iktidarın her yeri görüp denetlemesi anlamına gelir. Zamana, mekâna, bilgiye, davranışa tam hakimiyet olarak kabul edilebilir. Teolojik anlamda, iktidarın gittikçe “Tanrısal muktedirlik” konumuna yükselmesini referans eder. Ayrıntılı bir analiz için bakınız.
[11] https://dokuz8haber.net/toplum-yasam/verilerle-dunyada-internet-ve-sosyal-medya-kullanimi-turkiye-instagram-kullaniminda-birinci-sirada/
[12] https://www.gazeteduvar.com.tr/teknoloji/2019/12/24/sosyal-medya-kullaniminda-turkiye-dunyada-birinci-sirada/
[13] M. Ertan Kardeş, Yönsüzleşmiş Savaşlar Politik Felsefenin Bir Sınır Meselesi Olarak Savaşa Dair, Pinhan Yayınları, sf. 27, 2019.
[14] https://gazetekarinca.com/2019/11/son-isyanlar-molekuler-devrimci-dalga/
[15] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48974921
Previous post
Süreğen sürgün: Êzidîlerin anavatansızlaştırılması
Next post
Ekonomik güven endeksinde yükseliş sürüyor