Ana SayfaDünyaHatimoğulları: ABD ile gerilim malzeme oldu, İran’daki protestolar sona erdirildi

Hatimoğulları: ABD ile gerilim malzeme oldu, İran’daki protestolar sona erdirildi

ANKARA – İranlı general Kasım Süleymani’nin ABD suikastı sonucu öldürmesi sonrası iki ülke arasındaki gerilim yükseldi. Tahran’dan gelen açıklamalar “intikam yeminleri” içerirken, karşılıklı açıklama ve “misillemeler” devam ediyor. Ancak gözden kaçmaması gereken bir nokta tüm bu olup bitenlerin İran’da aylardır süren protestoları bastırdığı gerçeği. Gazetemizin sorularını yanıtlayan HDP Milletvekili Tülay Hatimoğulları da buna dikkat çekiyor. “ABD’nin bölge üzerindeki emelleri ortadan kalkmadı” diyen Hatimoğulları’na göre Washington-Tahran gerilimi İran’da protestoların sona ermesi açısından “malzeme” oldu.


Söyleşi: Altan Sancar


HDP Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları, İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD suikastı sonucu öldürülmesiyle tırmanan Washington-Tahran gerilimini değerlendirdi.

Yaşanan gerilimin ardında, ilk çıkışı ile aynı anlamı taşımasa da ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin bulunduğunu belirten Hatimoğulları’na göre sıra İran’a geliyor.

İran ve ABD arasında bildiğimiz anlamda savaşın yaşanmaması için dünyanın devreye girdiğine dikkat çeken Hatimoğulları, vekâlet savaşlarının şiddetlenmesinin önünün daha fazla açıldığına da dikkat çekiyor.

İran’a yönelik tutumun ABD’de yalnızca Başkan Donald Trump’ın kararı olmadığını belirten Hatimoğulları, bu tavrın sonucunda ise İran içinde yükselen protestoların sona erdiğini vurguluyor.

HDP’li vekil Hatimoğulları’nın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

ABD ve İran arasında yaşananların arka planında neler var?

ABD ve İran arasındaki gerilim yeni başlamış bir gerilim değil. Neredeyse birkaç on yılın belirleyici gerilimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. ABD’nin başını çektiği Büyük Ortadoğu Projesi’nin üç temel engeli bulunuyordu. Hatta bu durum ‘şeytan üçgeni’ olarak nitelendirilirdi. ABD açısından Irak, Suriye ve İran ‘şeytan üçgeni’nin kırılması gerekiyordu. Irak’a yönelik geçtiğimiz yıllarda bir işgal hareketi geliştirildi, daha sonra da Suriye’de yürütülen vekâlet savaşını da bu üçgenin bir diğer ayağı olarak niteleyebiliriz.

Şimdi ise üçüncü yani İran ayağına sıra gelmiş gibi görünüyor. Gelişmeleri bu bütünsellik içinde değerlendirmemiz mümkün. Şimdi Büyük Ortadoğu Projesi ilk çıkış zamanıyla aynı anlamı taşımayabilir. Ama ABD’nin bölge üzerindeki emelleri ortadan kalkmış değildir.

İran ile Obama döneminde ilişkiler biraz daha ılımlı bir çizgiye çekilmişti ve bazı yaptırımların kaldırılması hedeflenmişti. Fakat Trump’ın iktidara gelmesi ile birlikte ABD ve İran arasındaki gerilim ilk günden yükselmeye başladı. Şimdi de Süleymani ve El Muhendis’in öldürülmesi farklı bir noktayı işaret ediyor.

Böylesi suikastlar normal şartlarda Ortadoğu’da açıktan yapılmaz. Ortadoğu’da bu tarz cinayetler işleniyordu, ancak gerçek failleri bilinse de bu netlikte ortaya çıkmıyordu. Bugün ise ABD bu durumu açıktan üstlendi ve ‘biz yaptık’ dedi. İran’ın buna bir cevap vereceği beklentisi dünya kamuoyunda oluşmuştu. Nitekim geçtiğimiz gün İran, ABD’nin Irak’taki üslerini vurdu.

Yaşanan durum bir savaş başlangıcı mıdır?

Bu soru gerçekten kafaları karıştıran ve net yanıt verilebilecek bir soru değil. Nükleer silahlara sahip olan bu denli önemli iki ülkenin gerçek anlamda bir savaşa girmesi bütün dünyanın bundan etkilenmesi demektir. Dolayısıyla bu konuda emperyalist güçlerin hepsi devreye girmiş durumda ve itidal çağrıları yapılıyor.

Fotoğraf: IRNA

Bildiğimiz anlamda bir savaş olmayacak ise neler olabilir?

Düşük düzeyli çatışmalar ve vekâlet savaşı verilen yerlerde karşılıklı şiddet girişimleri devam edebilir. Zamana yayılmış, vekâleten etki alanlarında olan bölgelerde yürüyen değişik bir savaş yönetimi uygulanabilir.

Örneğin, İsrail Batı Şeria’nın yüzde altmışını oluşturan C Bölgesi’nin tamamını ilhak ettiğini açıkladı. Bu durum da bu savaşın bir parçası. Yarın Yemen’de, Arabistan’da farklı gelişmeler olabilir. Suriye’de İdlib’le beraber bitmesi beklenen savaş bitirilmeyebilir. Hem bu suikastın Irak topraklarında olması, hem de İran’ın ABD’yi Irak topraklarındaki üsleri üzerinden vurması şiddetin Irak topraklarında biraz daha fazla yoğunlaşabileceğine işaret ediyor. Yaşanan ve yaşanacak tüm bu gelişmeler savaş konseptinin farklı versiyonlardaki birer parçası olacaktır.

ABD ve İran’ı ayrı ayrı değerlendirdiğimizde karşımıza nasıl rejimler çıkıyor?

Yaşanan şey güçler savaşı. Ortada iki farklı güç var. İran Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da fazlasıyla etkin bir ülke. Aynı zamanda İran’da sekteye uğramamış yüzlerce senelik Pers geleneğine dayanan bir devlet yapısı var. İran aynı zamanda siyasi deneyim ve diplomaside başarılı bir ülke.

ABD’ye baktığımızda, köken olarak yeni olan ancak önemli bir emperyalist güç olan bir ülke. ABD dünyanın dört bir yanında gerek askeri gerekse de siyasi hegemonyası güçlü olan bir süper güç. Ama bu güç Ortadoğu ve Afrika’da eskiye göre inisiyatif kaybetmeye başladı. Rusya ve İran ABD’nin zayıfladığı yerleri dolduruyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD kendini süper güç olarak ortaya çıkardı ve Sovyetler’in ardından da tek kutuplu bir dünya doğdu. Ancak son dönemde küresel sermayenin yaşadığı kriz ve bunun ABD’ye yansımaları ABD’yi tek başına süper güç olmaktan çıkardı.

Tek sebep bu değil elbette. Bunun yanında Çin’in, Avrasya ekonomisinin büyümesi çok önemli bir gelişmedir. Bu gelişme de tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya doğru gidişata hız verdi.

Her iki ülkenin durumunu dolaylı anlamda iki farklı kutbun küresel düzeyde verdiği bir savaş olarak da görebiliriz. Savaşın patlak vermesi halinde İran’ın yanında yer alacak ABD karşıtı ülkeler ve küresel ölçekte rekabet eden sermaye de bu savaşın belirleyeni olur. Dolayısıyla bu iki ülkenin savaşını, süper güçlerin ve farklı kutuplardaki sermayenin çarpışması olarak da görebiliriz.

2017 referandumu ardından Haşdi Şabi’nin tutumu fazlasıyla konuşuldu. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Irak’taki IŞİD saldırılarına karşı Haşdi Şabi’nin tutum alması ve savaşması Irak’ta önlerini açtı. Doğrudur. Bu saldırılar karşısında Araplar, Şiiler ve Kürtler ortak bir mücadele verdi. Şu parantezi özellikle açmak isterim: Halklar gerçeğini devlet ve örgütler üzerinden yapılan değerlendirmeler görünmez kılıyor. Emperyalist güçlerin birçok senaryoyu hayata geçirerek nasıl savaşlar çıkardığına dair kanla yazılmış dev bir tarih var. Evet. Ama halkların, toplumsal ve siyasal dinamiklerin fonksiyonu hep ihmal ediliyor. Irak’ta halklar her şeye rağmen IŞİD’e karşı ortak bir duyguyla savaştı. Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Sünni, Şii, Hıristiyan… Bu vurguyu önemsiyorum.

Sorunuza dönecek olursak; Haşdi Şabi de bunun bir parçasıydı. Fakat Kerkük’te referandumun ardından oraya bir müdahalesi gerçekleşti. Bu da doğrudur. Peki, bu durumda ne demeliyiz?

Bizler her zaman bölgenin kendi özgün ve asli dinamiklerin kendi sorunlarını çözmesi gerektiğine inanıyoruz. Haşdi Şabi’nin Kerkük müdahalesini doğru bulmadık. Bulmayız da. Kürt halkı dört parça Kürdistan’da kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Tüm halklar aynı hakka sahiptir. Fakat bu durum yani gerçekleşen bu suikast sonucu dış müdahaleyi ve Ortadoğu’yu kan gölüne çevirecek bir savaşı da onaylayamayız. Bizler ne olursa olsun dış müdahalelerin negatif sonuçlar verdiğini söylüyoruz. Suriye’deki gibi dış güçlerin müdahalelerin sorunları çözemediğini tam tersi sorunları derinleştirdiğini görüyoruz. Bu güçler ister Doğu ister Batı ülkeleri olsun bakışımız aynıdır.

İran’daki protestolardan

İran’da protestolar fazlasıyla yüksek seviyelere ulaşmıştı. Bunların gerilim ile kesilmesini nasıl değerlendirmek gerekiyor?

İran’da siyaseten farklılaşan ve protesto eylemleri geliştiren iç dinamikler mevcut. Güçlü de bir damar. İran’da ekonomik kriz nedeniyle ve daha fazla demokrasi talebiyle ciddi kitlesel eylemler gerçekleşiyordu. ABD’nin saldırısı İran’daki farklı fikriyatı sahip göstericilerin tek bir çizgide devlet ile daha çok kenetlenmesi halini yarattı.

Bu saatten sonra İran’daki halklar, farklı siyasi görüşler ve eylemciler yaşananları İran’ın güvenliğine kast etme hali olarak görüyor. Bu duruma karşı ortaya konan tavır ‘milli duygu ve dayanışmayı geliştirme’ hali oldu. Gerilim elbette ki İran açısından olumsuz bir gelişme, ancak protestoların nihayete erdirilmesi açısından da bir malzeme oldu.

Peki, ABD açısından nasıl görülüyor?

Süleymani ve El Muhendis’in öldürülmesinin Trump tarafından iç siyasette malzeme olarak kullanılacağına dair yorumlar mevcut. Kendisi içeride ciddi bir sıkışıklık yaşarken, yaklaşan bir de seçimler var. Tüm bunlar karşısında Trump İran’a müdahaleyi kullanmak isteyecektir. ABD vatandaşlarınca “Şeriatla savaşan lider” misyonuyla anılmak ve alkışlanmak istiyor. İran ile yürütülecek bir gerilimin içeride işine yarayıp yaramayacağı ise belirsiz.

“Bu suikastın Pentagon’dan bağımsız yapılmayacağını iyi biliyoruz. Karar, Pentagon ile ortak alınmış bir karardır. Önümüzdeki süreçte küresel ölçekte verilen ve esası ekonomik mücadeleye dayanan bu savaşları ABD kendi lehine çevirme konusunda adımlar atacaktır.”

Ayrıca yaşanan bu suikastın Pentagon’dan bağımsız yapılmayacağını iyi biliyoruz. Karar, Pentagon ile ortak alınmış bir karardır. Önümüzdeki süreçte küresel ölçekte verilen ve esası ekonomik mücadeleye dayanan bu savaşları ABD kendi lehine çevirme konusunda adımlar atacaktır.

Burada aktör Trump ya da bir başkası olabilir, ancak ABD sistemi açısından değişen bir şey olmayacaktır. Çünkü bu karar tek başına Trump’ın değil, bir bütün ABD sisteminin bir kararıdır.

Türkiye’nin bu konudaki tutumu ne olmalı?

Dün Erdoğan ve Putin görüşmesi sonucu verilen mesaj itidal ve diyalog çağrısıydı. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki tüm gelişmelerde AKP iktidarı bu çağrıları yapıp, arkasında durmak yerine en sağlıksız biçimde taraf tuttu. Libya örneğinde olduğu gibi. İhvancı güçleri desteklemek için Meclis’ten AKP ve MHP’nin oylarıyla tezkere geçirdi.

Önerimiz şudur; ABD ve İran arasındaki kapışmanın iki ülke arasındaki basit bir kavga olmadığını biliyoruz. Sanırım şu ana kadar ki konuşmamızda bu vurguyu yeterince yaptık. Buna rağmen iktidara çağrımız Suriye, Libya ve Irak örneklerinde olduğu gibi şiddeti körükleyen bir özne olmamasıdır.

Suriye’de Türkiye barış merkezli bir dış siyaset benimseseydi Suriye savaşı daha erken bitebilirdi; bu kadar insan ölmezdi, göç etmezdi. Kürt halkıyla hem Türkiye’de, hem Suriye’de hatta var oldukları Irak’ta, İran’da ve dünyanın dört bir yanına göç etmiş/ettirilmiş milyonlarca Kürt’le diyaloğu çok daha iyi olabilirdi. Libya’da kardeş kavgasında (iç işlerine karışarak) taraf tutmasaydı bölge halkları tarafından yayılmacı ve nefretle anılacak bir tarih bırakmazdı.

“Türkiye’nin Ortadoğu siyaseti yayılmacı, kardeş kavgasını körükleyen, silah satma planları yapan, egemen olmaya kalkışan bir çizgide olmamalı. Büyük bir ciddiyetle eşitlik ve adalet ilkesiyle barış siyaseti örülebilmeli.”

AKP iktidarından böyle bir beklentimiz yok elbette. Bunu neden söylüyoruz? AKP iktidarının dününe ve bugününe bakıyoruz. Bölgede bahsettiğimiz barışçıl siyasetin değil yakınına yaklaşan, tam tersi savaşı ve şiddeti geliştiren bir dış siyaset yürüttü de ondan. AKP’nin şimdiden sonra “tövbe edip” barışçıl siyaset uygulamayacağını sanrım herkes tahmin edebilir.

Şu unutulmamalı ki sınırların kısmen anlam yitirdiği bir zamandan geçiyoruz. Bugün Arabistan’da, Yemen’deki bir gelişme Türkiye’yi etkiliyor. Hele de sınıra yakın bölgelerdeki gelişmeler evimizin içindeymiş gibi etkiliyor. Dış siyaset özellikle Türkiye’nin Ortadoğu siyaseti yayılmacı, kardeş kavgasını körükleyen, silah satma planları yapan, egemen olmaya kalkışan bir çizgide olmamalı. Büyük bir ciddiyetle eşitlik ve adalet ilkesiyle barış siyaseti örülebilmeli.

Bu nedenle AKP gitmeli ve ülkeyi halkların, ezilenlerin ve sömürülenlerin iradesi yönetmelidir. İşte o zaman bu sorunun yanıtı Türkiye ve bölge halkları açsından olumlu yanıtı hayat bulabilir.

HDP olarak sizin tavrınız nedir?

Şiddet, savaşlar, emperyalist güçlerin müdahaleleri Ortadoğu coğrafyasını çok hırpaladı, yordu. Uğrunda savaşılan petrol ve doğal gaz kadar insan kanı ve cesedi var bu topraklarda. Kapitalist sistem her sıkıştığında halkları birbirine kırdırtmada ve kardeş kavgalarını derinleştirmede uzmanca atımlar atıyor. Mühendislik faaliyetleri yürütüyor.

ABD’nin gerçekleştirdiği suikast ve İran’ın cevabı bir savaş düeti. Bu düet bitmeli. Suriye’de, Libya’da, Yemen’de, Filistin’de insanlık dramı yaşanıyor. Her gün onlarca insan yaşamını yitiriyor. Sadece son 10 yılı düşünsek bu coğrafyada yüz binlerce Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Acem, Türkmen öldü. Halklar mozaiği olan Ortadoğu çoktan barışı hak etti. Halkların kendi kaderini kendisinin tayin edebileceği eşit ve adil bir sistemi çoktan hak etti. Olası bir ABD-İran savaşı bölgeyi on yıllarca devam edecek bir kaosa sürükleyebilir. Çağrımız barış çizgisinde durulması ve diyaloğun geliştirilmesi yönündedir.

Previous post
Dünya Yeni Yıl Günü
Next post
Ceren Özdemir’i öldüren Özgür Arduç’un cezai ehliyeti tam, indirim uygulanmayacak