Ana SayfaKültür-SanatBir yalanlar çağından geçip giderken: ‘Hakikat Elbet Bir Gün’

Bir yalanlar çağından geçip giderken: ‘Hakikat Elbet Bir Gün’

Berkay Ateş’in yazdığı Serkan Salihoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı Tiyatro D22’nin sahnelediği ‘Hakikat Elbet Bir Gün’, yalan/gerçek sarkacında iktidar-toplum ikiliğinin sinir uçlarına bir çocuğun henüz sakatlanmamış düşsel dünyası üzerinden dokunuyor. Bir tarafta iktidarlarını sürdürmek için gerçeğin yerine yalanı inşa eden yönetenler, diğer tarafta hayatta kalabilmek için gerçekle ilişkisini kesmiş/kesmiş gibi yapmış kitleler, bir de barındırdığı tüm tehditlere rağmen gerçeği aramaktan/söylemekten vazgeçmeyenler…


Özlem Ergun


Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels’in vaaz ettiği ve daha sonra ‘büyük yalan’ teorisi olarak anılacak olan Nazi Almanyası’nın belki de en karakteristik düsturlarından biri, kitlelere anlatılacak yalanın büyüklüğü ve tekrarı üzerine kuruluydu. Goebbels’e göre, yeterince büyük bir yalan söyler ve sürekli tekrar ederseniz halk buna inanır. Gerçek, yalanın ölümcül ve en büyük düşmanıdır. Bu sebeple gerçeğe karşı yalan ne pahasına olursa olsun sürdürülmelidir ki, halk yalanın sonuçlarıyla karşılaşıp duruma uyanmasın.

Hannah Arendt, ‘Siyasette Yalan’ kitabında kitlelerin yalan ve gerçekle ilişkisini basit bir kanma/kandırılma, uyuma/uyanma meselesinin ötesinde başka dinamiklerle birlikte çalıştığını şöyle özetler: “Eğer hayatta kalmanız, önünüze sunulana güveniyormuş gibi yapmanıza bağlı ise, size sunulan şeyin hakikat mi yalan mı olduğunun bir önemi kalmaz. Yalanların muhatabı olan seyirci kitlesi hayatta kalmak için hakikat ile yalanı birbirinden ayıran çizgiyi tamamen hiçe saymak zorunda bırakıldığında işte bu noktaya gelinir.”

Goebbels’in 20. yüzyılda vaaz ettiği ‘büyük yalan’ teorisinden 21.yüzyıla geldiğimizde – tüm bir çağı toptan karakterize etme gücüne sahip olduğundan olsa gerek- günümüzü yalan-gerçek ikiliği açısından anlamaya çalışan yeni bir kavramsallaştırma ile karşılaşıyoruz.

Post-truth: Hakikat sonrası/hakikat ötesi çağı

Hakikat sonrası/hakikat ötesi diye tabir edilen ‘post-truth’… 2016 yılında Oxford Sözlüğü’nün yılın sözcüğü seçtiği ‘hakikat sonrası’ (post-truth), bugün zamanın ruhu diye tarif edilebilecek yalan-gerçek arasında giderek belirsizleşen, kaygan/akışkan zemine işaret ediyor. Oxford Sözlüğü’nün, toplumsal kanaatlerin objektif gerçekler yerine şahsi duygu ve inançlar tarafından belirlendiği ortam olarak tarif ettiği post-truth, döneme ait özgünlükleriyle birlikte yine ‘gerçeğin manipüle edilmesi’esasına dayanıyor.

Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle

Dün olduğu gibi bugün de varlıklarını ‘gerçeğin bir bütün olarak hayattan sürülmesi’ üzerine kuran siyaset alanının tiranları, tüm araçlarıyla baştan ayağa yalan bir hayat tahayyül ederken Arendt’in dikkat çektiği, toplum-hakikat münasebeti neyle ilişkilidir? Bir yanıyla ‘Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle’ diye de özetlenebilecek durumun temel sorunu sürdürülemez olmasında mıdır yoksa?

‘Gerçek’, sistemin en büyük düşmanıyken, onu arayan/söyleyen de siyasi iktidarların hedefindeyken yalanın muhatabı olan toplumun kendine sunulana ikna olmuş gibi yapmasında anlaşılmayacak bir yan yoktur elbet. Hele ki, siyasi otoritenin yazdığı hikaye, seslendiği kitleye duymak istediklerini söylüyor, ihtiyaçlarına cevap veriyor, derdine derman oluyormuş yanılsaması yaratıyorsa. Sürdürülemez olanın sonuna gelindiğinde ise yalanın yerini gerçek alabilecektir.

‘Gerçeğin mayası gözle görülmez’

Antoine de Saint-Exupéry ‘Küçük Prens’te şöyle der: “…Vereceğim sır çok basit: İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez. Küçük Prens unutmamak için tekrarladı: Gerçeğin mayası gözle görülmez.”

Gerçeğin mayasının gözle görülemez hale gelmiş olması bütün bir iktidar organizasyonunun tüm araçlarıyla gerçeğin üzerini örterek, hayatın tüm alanlarını kendi çıkar ve beklentileri doğrultusunda yeni baştan inşa etmesi ile ilgilidir en çok.

1933 tarihli ‘Sekizinci Büyük Güç Olarak Radyo’ başlıklı konuşmasında Goebbels, ‘‘Radyo olmasaydı biz iktidara gelemez ve iktidarı etkin şekilde kullanamazdık” derken kitle iletişim araçlarının ideolojik bir devlet aygıtı olarak ne işe yaradığını da özetler.

Tek merkezden şekillendirilen, lazım geldiğinde, lazım geldiği şekliyle kolaylıkla eğilip/bükülebilen ana akım medya, bu haliyle iktidar söyleminin ürettiği manipülasyonu kitlelere taşıyan en başat soğuk savaş silahı olarak önce ve kesinlikle hedefine ‘gerçeği’ koyar. Sağ iktidarların dayandığı kutuplaştırma siyasetlerinde düşmanlar yaratılır, yaratılmış düşmanlar çarçabuk ‘terörist’ ilan edilirken kara propagandanın bu en etkili, bu en akıllara ziyan halleriyle yok edilmeye çalışılan yine ve öncelikle ‘gerçek’tir.

Hakikat Elbet Bir Gün

Berkay Ateş’e 25. Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandıran, Serkan Salihoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı, Tiyatro D22’nin sahneye koyduğu ‘Hakikat Elbet Bir Gün’, işte bu yalan/gerçek sarkacında iktidar-toplum ikiliğinin sinir uçlarına dokunuyor. Bir tarafta iktidarlarını sürdürmek için gerçeğin yerine yalanı inşa eden yönetenler, diğer tarafta Arendt’in işaret ettiği gibi hayatta kalabilmek için gerçekle ilişkisini kesmiş/kesmiş gibi yapmış kitleler, bir de barındırdığı tüm tehditlere rağmen gerçeği aramaktan/söylemekten vazgeçmeyenler…

Artık yaşanmaya değer bulmadığı hayatını umutsuzluk içinde sonlandıran ‘idealist’ Mukadder öğretmen ile yazdığı şiirleri dünyanın merkezi sanan bir şair; muhbirleştirilmiş vatandaşlar ile muktedirlerin şeytanlaştırmasıyla ‘terörist’ ilan edilmişlerle birlikte aynı toplumun ayrı uçlardaki panoramasında gider, geliriz.

Çok katmanlı ve birbiri içine geçmiş anlardan oluşan ‘Hakikat Elbet Bir Gün’, bir çocuğun henüz toplum tarafından sakatlanmamış dünyası ve onun imgeleri boyunca ilerler.

‘Kapkara bir ormanda, başım durmadan dönüyor’

Sonradan devlet tarafından terörist ilan edilecek çocuğun balıklar, çiçekler, ağaçlar, güneş ve yağmur damlaları ile sembolize edilen masalsı/düşsel varoluşunun gerçek hayat ile karşılaştığında yaşadığı kırılmaya yazdığı mektup aracılılığıyla tanıklık ederiz:

“Bütün sevdiklerime… Şu an saat 04.15. Güneş doğabilecek mi bilmiyorum. Her geçen dakika, hayatımın ellerimden kayıp gittiğini görüyor, sona yaklaştığımı biliyorum. Bu kapkara ormanda, bir adım daha atacak dermanım kalmadı, başım durmadan dönüyor, her şeyi işitiyorum. Göğsümde dinmeyen bir ağrı, kalbimde tarifsiz bir acı var ve artık sesim bile çıkmıyor. Mukadder öğretmenin sözlerini, söğüdün gölgesini, şairin dizelerini, kargaları, damlaları, yorgun mahalleliyi, bir aşkın son dizelerini, her şeyi ve herkesi, ardımda koskoca bir gölge gibi bırakarak yürüyordum kara bir ormanın içinde.”

Bir kötülük/kötümserlik çağından geçip giderken

Gerçeğin peşinden gidenin cebinden çıkması muhtemel bu son mektubun hikayesi, her ne kadar distopik diye tarif edilen bir zeminde aktarılsa da, metin içeriğinin tam olarak buraya ve şimdiye ait olduğunu söylemek fazla olmayacak. Her şeyin karanlık ve kötü olduğu hayali bir ülkede, uzak bir geleceği imleyen bir yaklaşım olarak distopyayı buraya ve şimdiye uyarlayarak içinden geçtiğimiz zamanı ‘distopyalar çağı’diye nitelemek de.

Fakat insanlık tarihinin bu kötümserlik külliyatının tersini mümkün kılmış/kılacak kıymetli bir mirasa ve tarihsel veriye sahip olduğunu unutmadan…Gerçek arayışı ve ihtiyacının evrensel ve kaçınılmaz olduğu bilgisi gibi, otorite karşısında kazananın eninde sonunda toplumsal mücadeleler olduğu/olacağı gibi, hakikatin hep ortaya çıktığı bundan sonra da çıkacağı gerçeği gibi.


Hakikat Elbet Bir Gün

Yazan: Berkay Ateş
Yöneten: Serkan Salihoğlu
Dramaturg: Aslı Ceren Bozatlı
Dekor ve Işık Tasarımı: Cem Yılmazer
Kostüm Tasarımı: Başak Özdoğan
Müzik: Erdem Doğan
Hareket Düzeni: Gizem Erdem
Maske Uygulama: İlayda Çeşmecioğlu
Oyuncular: Gizem Erdem, Seda Türkmen, Emir Çubukçu, Can Kulan, Berkay Ateş
Asistanlar: Tara Haçikoğlu, Derya Özsoy

Previous post
Mahkeme kararı: Bekçilerin kimlik sorma yetkisi yok
Next post
Kürt Araştırmalar Derneği’nin kurs başvuruları başladı